close
play button

Medya

Yönetim

  • RADİKAL DEMOKRAT
    DEKLARASYON

  • YENİ DEVLET VE İNSAN
    MANİFESTOSU

  • DEMOKRASİYE GEÇİŞ
    VİZYONU

İletişim

Telefon: +90 312 248 86 00
Fax: +90 312 248 86 23
Mail: dp@dp.org.tr
Adres: Belgat Mahallesi, Dr. Sadık Ahmet Caddesi, No:3,Çankaya, Ankara
gültekin uysal
Gültekin Uysal Demokrat Parti Genel Başkanı
  • demokrat parti sosyal medya
  • demokrat parti sosyal medya

1976 yılında Afyonkarahisar’da doğdu. İlkokulu Afyonkarahisar Gedik Ahmet Paşa İlköğretim Okulunda, Ortaöğrenimini ise İstanbul Özel Üsküdar Fazilet Erkek Lisesinde tamamladı. Üniversite eğitimi için Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti. University of Houston’da Siyaset Bilimi alanında Lisans eğitimine başladı. Bilkent Üniversitesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Bölümü’nden mezun oldu. Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Siyaset Ana Bilim Dalı’nda Yüksek Lisans eğitimine devam etmektedir. 

2003 – 2005 yılları arasında DYP Afyonkarahisar İl Başkanı olarak görev yaptı. Mayıs 2005’te yapılan DYP Büyük Kongresi’nde Genel İdare Kurulu Üyeliğine seçildi. Aynı dönemde, Gençlikten Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı görevinde bulundu. 2007 yılı seçimlerinde Afyonkarahisar’dan Milletvekili adayı oldu. 16 Mayıs 2009 tarihinde yapılan Demokrat Parti 5. Olağanüstü Büyük Kongresi ile 14 Ocak 2011 yılında yapılan Demokrat Parti 10. Olağan Büyük Kongresinde Genel İdare Kurul Üyeliğine seçildi ve Yerel Yönetimlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı görevinde bulundu. 

6 Mayıs 2012 tarihinde yapılan, Demokrat Parti 8. Olağanüstü Büyük Kongresi'nde Demokrat Parti Genel Başkanlığına seçildi. İş Hayatını Aile Şirketi Reisoğlu Mermer’de sürdürdü. Türk Ocağı Afyonkarahisar Şubesi, Liberal Düşünce Topluluğu, Afyon Eğitim Vakfı, Yörük-Türkmen Federasyonları gibi kuruluşlarda kurucu, üye ve yönetici olarak görev yaptı.

Gültekin Uysal, “Türkiye Günlüğü” ve “Piyasa” dergilerinde çevirileri yayınlanmıştır. Gültekin Uysal Evli, Kayra ve Berrin adlarında iki çocuk babasıdır. İngilizce bilmektedir.

Sen de bu yolda bize katıl!

Demokrat Partiye üye olmak çok kolay. Aşağıda bulunan formu doldur, Türkiye’nin geleceğini şekillendir.

Tarihçe

Celal Bayar, ATATÜRK’ün vefatından sonra 7 Ocak 1946 tarihinde üç arkadaşı ile birlikte Demokrat Parti’yi kurmuş, 22 Mayıs 1950 tarihine kadar bu partinin Genel Başkanlığını yapmıştır.

Vizyon

1908’den beri, 110 yılı aşkın bir süredir, kesintisiz olarak oy kullanıyoruz. Dünyada bu tecrübeye sahip olan pek az toplum var.

Genel Başkanımız Gültekin Uysal, Demokrat Parti Genişletilmiş Temsilciler Meclisi Toplantısında bir konuşma yaptı

 

“Milleti için hep daha iyisini hayal eden lider bir ülkeyi, rekabet edebilir nesilleri, refah üreten sistemi hayal ediyor ve kurguluyoruz”

 

 

(DP Basın Merkezi – 01 Aralık 2019) Genel Başkanımız Gültekin Uysal, Demokrat Parti Genişletilmiş Temsilciler Meclisi Toplantısında bir konuşma yaptı.

 

Türkiye Barolar Birliği Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilen Genişletilmiş Temsilciler Meclisi Toplantısı, geçmiş dönemlerde partimizde hizmet vermiş olan bakanlarımız, milletvekillerimiz, belediye başkanlarımız, muhtarlarımız, halihazırda mevcut tüm yönetim kademelerinden partililerimiz, yurdun dört bir tarafından gelen teşkilat mensupları ile partiye gönül vermiş Demokratların da katılımıyla yapıldı.

 

Genel Başkanımız Gültekin Uysal başkanlığında gerçekleştirilen toplantıda konuşan Uysal, siyasette ezber bozan bir konuşma yaptı.

 

İşte, Genel Başkanımız Gültekin Uysal’ın tam konuşma metni:

 

 

“Kıymetli Demokratlar; Genişletilmiş Temsilciler Meclisi toplantımıza hoş geldiniz.

 

Adaletin, demokrasinin, hürriyetlerin temsilcileri, kalkınmanın, refahın, huzurun temsilcileri, gelişen ve büyüyen Türkiye’nin öncüleri, hoş geldiniz.

 

İsmi ile müsemma; bu hareketin temsil ettiği yüce değerlerin temsilcileri, Türkiye için, demokrasi için, milletimiz için meşveret etmeye, tarihi bir sorumluluğa ortak olmaya hoş geldiniz.

 

1940’ların karanlığında yakılan bir itiraz kıvılcımına gönül vermiş insanlar olarak burada toplandık. Burada olmasa da, bedeni bizimle olmasa da gönlü bizimle olan büyüklerimiz, dostlarımız var ülkenin dört bir yanında. Hepsine hepiniz adına selam olsun.

 

“Demokrasi ateşini yaktığımız gün”

 

Tarihi bir ana tanıklık ediyoruz bugün. 7 Ocak gibi, 14 Mayıs gibi bir güne tanıklık ediyoruz bugün. Tanık olurken hayal ediyoruz bugün.

 

Milleti için hep daha iyisini hayal eden, lider bir ülkeyi, rekabet edebilir nesilleri, refah üreten sistemi hayal ettik, hayal ediyor ve kurguluyoruz.

 

Aramızda tanıkları yok maalesef, rahmetlerle uğurladık, milletimizin minnetle uğurladığı gibi minnetlerle uğurladık ama hepimiz vakıfız.

 

Düşünsenize, kuruluş günümüz olarak bildiğimiz, ancak kuruluşla tarif edilemeyecek, yetmeyecek mahiyette bir gün; 7 Ocak. Milletin sesini kısan, sözünü kesen, hevesini kıran, umudunu yıkan ne varsa yok ettiğimiz, demokrasi ateşini yaktığımız gün.

 

Ya 14 Mayıs?

Bakın Rahmetli Başbakanımız Adnan Menderes 2 Temmuz 1950 günü, yeni hükümetin kurulmasının ardından Meclis Genel Kurulunda 14 Mayıs’ı nasıl izah ediyor;

 

14 Mayıs seçimleriyle memlekette şimdiye kadar yapılanlarla ölçülemeyecek ehemmiyette büyük bir inkılâbın en mühim merhalesi aşılmıştır.”

 

Evet, 14 Mayıs’ta, milletimiz için büyük bir inkılabın en önemli merhalesi aşılmıştır.

Tamamlamak da bu kutlu hareket gibi bizlere, burada bulunanlara, demokrasiye inananlara, hürriyetleri savunanlara, vatana aşkı ile, millete aşkı ile demokrasiye gözü gibi bakanlara miras kalmıştır.

 

Şimdi ise bu kutlu mirası hak ettiği merhaleye ulaştırmak için çalışmak zamanıdır.

 

1940’lı yıllar karanlık yıllardı. Zor yıllardı. Bu topraklarda yaşayan herkes için zordu. Herkes için farklı sebeplerle olsa da, herkes için zordu.

 

Hepsinden zoru, muhalif olmaktı. “Başka türlüsü de mümkün” demek zordu.

 

O zorluğu göze alan bir grup kahraman insan, olağanüstü kıt imkânlarına rağmen bir itiraz kıvılcımını çaktılar. Kendileri makbul vatandaşlardı, isteseler makbul vatandaş olarak, konfor içinde hayatlarını sürdürebilirler, sefa içinde yaşayabilirlerdi. Ama onlar zor olanı seçtiler.

 

“Millet 1940’lı yıllarda da Tek adam, tek parti zihniyetine isyan ediyordu”

 

O itiraz kıvılcımı, bir anda dalga dalga yurt sathına yayıldı, bir isyan halini aldı. İtiraz eden Demokrat Parti idi, Demokrat Partiyi bayrak yapıp o bayrağın altında isyan eden ise millet.

 

Millet neye isyan ediyordu? İki kelimeyle özetleyebiliriz:  Tek adam, tek parti zihniyetine… Sayın Erdoğan’ın diline pelesenk ettiği haliyle CeHaPe zihniyetine...

 

Neydi, nasıl bir şeydi Tek parti zihniyeti?

 

Mesela valiler devletin valisi gibi davranmıyor, CHP’nin il başkanı gibi davranıyordu. Kaymakamlar CHP’nin ilçe başkanları gibi… O dönemin Türkiye’si bir Parti Devleti idi yani. Parti, devletti.

 

Mesela muhalefet edenler, söyledikleri suç unsuru taşısın taşımasın, takibata uğruyor, gözaltına alınıyor, tutuklanıyordu. Devletin kanunları vardı. Ama devlet kendisini, kendi kanunlarıyla bağlı hissetmiyordu. Partinin tercihleri cari hukuktu. Partinin hoşuna gitmeyenler önce tutuklanıyor, sonra uygun suçlar icat ediliyordu. Kanunlar, gerektiğinde vatandaşı sindirmek, susturmak, içeri atmak için birer araçtan ibaretti. Örnekleri daha da çoğaltabiliriz ama lüzum olduğunu zannetmiyorum.

 

“Bugün milleti, tek parti dönemini bile aratır hale getirdiler”

 

Yine de hatırlatmadan geçmek olmaz, tek parti döneminin Ankara valisi Nevzat Tandoğan’ını hatırlarsınız. “Bu memlekete komünizm gelecekse onu da biz getiririz” diyen Tandoğan’ı… Eh, şimdi de “FETÖ desteklenecekse biz destekleriz, onunla dövüşülecekse de biz dövüşürüz” deniyor, malumunuz. “Esad’la işbirliği yapılacaksa biz yaparız, Esad’ın topraklarının şurasında Amerikalılarla, burasında Ruslarla birlikte devriye gezilecekse, biz gezeriz” deniyor.

 

Hülasa Tek Parti Dönemi keyfiyetti.

 

Bugüne bakın, o günleri dahi aratır hale gelen bugüne…

 

“AKP Türkiye’sinin 1940’ların Türkiye’sinden hiç farkı yok”

 

Demokrat Partinin iddiası, devleti millete, milletin hasletlerine, milletin taleplerine göre biçimlendirmek idi. Tek Parti zihniyeti ise, ellerinde tuttukları devlet gücüne yaslanıp, milleti biçimlendirmeye çalışıyordu.

 

Gördüğümüz gibi, yaşadığımız gibi, bugün, sabah akşam CeHaPe zihniyetine karşı olduğunu söyleyen Erdoğan’ın zihniyetinin CeHaPe zihniyetinden, AKP Türkiye’sinin 1940’ların Türkiye’sinden hiç farkı yok.

 

“En tahammülsüz Cumhurbaşkanı”

 

Farkı yok mu? Haksızlık etmeyelim. 1940’ların CHP’sine haksızlık etmeyelim yani. O dönemde mesela, bir miting alanında toplanmış taşıma kalabalıklara, 15 yaşındaki çocuğunu yeni kaybetmiş bir anayı yuhalatmak akla gelmezdi, gelmemişti.

 

Türkiye’nin görüp gördüğü en tahammülsüz Başbakandı Erdoğan, en tahammülsüz Cumhurbaşkanı oldu.

 

“Bizim işimiz siyasetin kusurlarını düzeltmek”

 

Biz demokrasiyle uzun süre önce tanışmış, köklü, derin, zengin bir toplumuz. Aramızda hep ihtilaflar olacak. Hep oldu. O ihtilaflardan zenginlikler ürete ürete geldik biz bu uzun yolu.

 

Türkiye’de devlet idaresinde, siyasette, toplumun farklı alanlarında sayısız kusurlar var. Her ülkede, her toplumda sayısız kusurlar olduğu gibi… Bizim işimiz, siyasetin işi, o kusurları görmezden gelmek, gizlemek, görünmemesini sağlamak değil. Bizim işimiz o kusurları gidermek, düzeltmek.

 

Topluma güvenmektir demokrasi. Toplum her nasılsa, o haline güvenmektir. “Şurasını düzeltelim, sonra güveniriz” demek olmaz. Toplum, içinde sayısız çeşitlilik barındıran bir şeydir.

 

“Devlet herkesin varlığına saygı duyacak”

 

Türkiye’nin en büyük zenginliği, içinde sayısız çeşitliliği barındırıyor olmasındadır. Herkesi aynılaştırmaya çalışmak, her muhalif sesi bastırmaya kalkmak, her muhalif sesi hain, terörist diye yaftalamak, bir topluma verilebilecek en büyük zarardır. Bu toplumun düşüncelerine, tezlerine, şiddetle karşı çıktığımız kesimleri geçmişte var olmuştur, bugün vardır, yarın da var olacaktır.

 

Biz Demokrat Parti olarak onların tercihlerini tercih etmek zorunda değiliz. Tercih de etmeyiz. Ama her bir kesim, bu toplumun parçalarıdır. Herkes diğerinin varlığına saygı duyacak. Devlet hepsinin varlığına saygı duyacak.

 

Bütün toplumlar, fikirler serbestçe dile getirilebildiğinde, makule yaklaşırlar. Makulü dinamitleyen serbestlik değil, yasaklamalardır. İhtilafları derinleştiren onlarla mücadele edilmemesi değil, ölçüsüzce üzerlerine gidilmesidir.

 

Adaletin, demokrasinin, hürriyetlerin temsilcisi değerli dava arkadaşlarım;

 

Merhum Başbakanımız şöyle diyordu;

 

“Hürriyet güneşinin aydınlatıp ısıtamadığı, seçimlerde vatandaş reyinin muteber olmadığı ve gelmiş geçmiş iktidarlardan hiçbirinin vatandaş reyine dayanmadığı bu memlekette endişe ve tereddüt perdesinin henüz her yerde tamamıyla yırtılmamış olduğu bir hakikattir.”

 

Öyle sözler, öyle tespitler var ki her bir konuşmasında. Sanki o günü tenkit ederken, bizlere bugünü haber veriyor muhterem. Sanki diyor ki “gelişin, demokrasiyi geliştirin, aksi halde maruz kaldığınız felaketlerle bir kez daha karşılaşmanız işten bile değil”

Maruz kaldığınız tek tipçi anlayışla, maruz kaldığınız baskıyla, maruz kaldığınız anti demokratik vasatla…

 

Bizlere o günlerden hem bir mücadele azmi aşılıyor, hem de yöntem gösteriyor.

Bugünleri yaşayacağımızı bilir gibi. Birilerinin devlet aygıtını kendi gücünü pekiştirmek için tekeline alacağını, kendi zihniyeti ile devleti aynileştirip, baskıcı karakterine devleti araç edeceğini görür gibi…

 

“AKP zihniyeti memleketi 80 yıl geriye götürdü”

 

Oldu mu; oldu! Darbeler için söylenir ya hani “memleketi on yıl geriye götürür” diye, AKP zihniyeti memleketi onlarca yıl, 80 yıl geriye götürdü. Hürriyetleri aldı, haklarımızı çaldı… Baskıcı, despotik, ceberut bir devleti düzeni inşa etti.

 

İşine gelmedi hürriyetler. İşine gelmedi. Zira hürriyet zuhur ederse iktidarı zarar ederdi. Milletin sözü yükselirse kendi sözü kesilirdi. Millet kazanırsa kendi kaybederdi.

 

Nitekim adalet ve kalkınmadan ne anladıklarını, neyi amaçladıklarını, hedefini bizlere belletti; adaleti bertaraf etmek, kalkınmayı engellemek!

 

Gitti “tek adam”, geldi “reis”

 

Tarih tekerrür etti, gitti “tek adam”, geldi “reis” Ama umudumuz var. Demokrasiye inanıyoruz. Milletimize güveniyoruz ve bugün burada yine bir misakı ilan ediyoruz.

Tarih tekerrür ediyor ya, tek adam geri geliyor ya, demokratlar da toplanıyor, hürriyet haykırıyor.

 

Demokratlar, memleketin demokrasi ile buluşmasına aracılık eden bir hürriyet misakını yeniden yazıyor.

Çoğumuzun ezberindedir partimizin 1947 kongresinde ilan edilen Hürriyet Misakı. Ne talep ediyordu hürriyet aşıkları;

 

“1-Vatandaş hak ve hürriyetlerini haleldar mahiyette olan ve Anayasamızın metnine veya ruhuna uymayan kanun hükümlerinin kaldırılması,

 

2- Vatandaşın reyinin emniyet ve masuniyetini sağlamak ve milli hakimiyet prensibini teminat altına almak maksatlarıyla seçim kanununda değişiklikler yapılması,

 

3- Devlet Reisliği ile fiili Parti Reisliğin bir zat uhdesinde birleşmemesi esasının kabulü”

 

Kıyasa lüzum var mı? Bugün memlekette, milletimiz temel olarak başka ne istemekteler?

 

Hak ve hürriyetlerini yok eden, kullanılmaz hale getiren anayasal düzenin değişmesi yine bir talep değil mi?

 

Milletimizin “namus” bildiği oylarının muhafaza edilmesi, demokrasinin asli araçlarından biri olan sandığın güvenliğinin tesis edilmesi, sandıktan çıkan sonuca razı gelinmesi yine bir talep değil mi?

 

Devlet başkanlığı ile parti genel başkanlığını birleştiren bu kadük sistemin ortaya çıkardığı keyfiyet malumunuz. Bunun değişmesi yine bir talep değil mi?

 

Evet, milletimiz yine aynı yerde. Yine başında bir tek adam rejimi, yine baskı, yine adaletsizlik.

 

“Demokrasi bizim ruhumuzdur”

 

Milletimizin beklentisi de aynı. Bir hürriyet misakı ile vuku bulacak demokratikleşme, memleketin ihtiyacı.

 

Demokrat Parti, “Türkiye Cumhuriyeti’nde demokrasinin geniş ve ileri bir anlayışla gerçekleşmesine ve umumi siyasetin demokratik bir görüş ve zihniyetle yürütülmesine hizmet maksadıyla kurulmuştur.”

 

Ezcümle demokrasi bizim ruhumuzdur.

 

Bugün kendisini her günkünden daha fazla andık, anıyoruz, anacağız. Yine bir ifadesini hatırlatmak istiyorum kendisinin. Bakınız ne diyor Demokrasinin Sancağı Menderes;

 

“Türk milletinin kalbindeki hürriyet aşkını söküp çıkarmaya kimsenin gücü yetmeyecektir… Demokrat Parti’yi bu memleketten silip süpürmeğe muktedir iseniz her vatandaşın, her Türk’ün kalbine, ellerinizi sokup, orada yanan hürriyet aşkını söküp çıkarınız”

 

 

“Demokrasi bizler için bir gömlek değildir”

 

Ne yaparsanız yapın, ne derseniz deyin, ne ederseniz edin; demokrasi bizler için gömlek değildir. Öyle işimize geldiği için değil milletimiz için, inandığımız için, bu memleketin geleceği için tahayyül ettiklerimizden ötürü demokratız. Demokrasinin bir yüksek değerler bilinci olduğundan hareketle, onu bir araç değil amaç addediyoruz.

 

Hülasa, 17 yılda yaptıklarınıza bakın. Neleri sindirdiniz, neleri tekelinize geçirdiniz, kimleri susturdunuz, kimlerin aklını çeldiniz, kimleri korkuttunuz.

 

Ama demokratları hesap etmediniz.

 

Neler çevirdiler bir bilseniz.

 

Birleşmeleri engellediler, girişimleri örselediler, kara çaldılar, palavra attılar da başaramadılar.

 

80 yıl önce, 50 yıl önce, 30 yıl önce daha da geriye gidin 200 yıl önce de “hürriyet” diye haykıran demokratları yenemediniz. Yine buradayız.

 

Milletimiz için istediklerimizle kâbusunuz olmaya geldik. Millet kazanacak, beytül mal korunacak, adalet er ya da geç vuku bulacak diyerek kâbusunuz olmaya geldik.

 

Ama ve lakin aranızda milletin menfaatini başat kabul edenler de var biliyoruz. Heveslerine kapıldılar, gözlerini kamaştırdınız. Aldandılar. Ama geçiyor.

 

Siz kâbus görürken onlar bizlerin hülyalarını paylaşıyor bunu da seziyoruz.

Kalpleri bizimle atıyor. Yakındır, doğru yolu bulurlar.

 

Yaslıyız, kapkara olsak da hayâlet değiliz; 


Silemezsin, izimizdir yerin altındaki iz.

 

Şahlanır göklere inkâr edilen heykelimiz,


Gösterir ufku, ölürken bile, solgun elimiz.

 

Kırılan göğsümüzün darmadağın mermerine,


Bir alev dalgası mecz eylemişiz kan yerine.

 

Yerde dursak ne çıkar, gökte yürür maksadımız,


Titretip burcuna, bârûsunu zulmün, adımız.

 

Dökülen kanlarımız, farzı muhâl olsa heder,


Yine tek damlasının kendi yeter, yâdı yeter;

 

Boşa gitmez, heder olmaz, vurulup düşdüğümüz,


Zâlimin göğsüne çarpar düşüyorken ölümüz.

 

Canımızdır, acı hissetmeyerek, verdiğimiz; 


Şaşırırsın, şu asırlar sana anlatsa kimiz...

 

Ne güzel yazmış Mithat Cemal Kuntay; “Şaşırırsın, şu asırlar sana anlatsa biz kimiz?”

 

Bizler üreten, büyüyen, gelişen Türkiye’nin mimarı demokratların mirasçılarıyız. Bizler “fikri millet, zikri millet” olan bir hareketin temsilcileriyiz. Bizler bu vatanı refahla buluşturan, milletin sevinci ile ellerini ovuşturan, ülkeyi demokrasi ile buluşturan Hürriyetçi Demokratlarız

 

Türkiye’ye demokrasiyi, dolayısıyla ekonomik kalkınmayı ve refahı getirecek bir dizi değişiklik öngörmekte ve bunun için ayrıntılı çalışmalar yapmaktayız.

 

“Her alanda yaşanan bir krizin ortasındayız”

 

Bugün ülkede kaygılarımızın zaman aralığını değiştirecek derecede büyük kırılmalar yaşamış bulunuyoruz. Bir taraftan 16 Nisan referandumu ile birlikte daha da derinleşen bir siyasi kriz, diğer taraftan da kademe kademe uzaklaştığımız demokratik vasat nedeniyle “artık adını koyabildiğimiz” bir ekonomik kriz ile meşgulüz.

 

Kaynakları yeterli, üretim araçları yetkin, üreticisi istekli Türkiye’nin yaşadığı kriz sadece ve sadece gelmeyen adalet ve işlemeyen demokrasi temellidir.

 

Şeffaflığını kaybetmiş idari yapı, izanını kaybetmiş bir bürokratik anlayış kaygıların zaman aralığını değiştirdi. 10 yıl evvel “gelecek kaygısı” daha ileri bir döneme tekabül ederken geldiğimiz noktada yarını, ertesi günü kurgulamaya çalışan, kurgulayamadığı için kaygıya ve korkuya kapılan bir psikolojik idrake sahip olduk.

 

“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” diyen bir devlet düsturundan bir siyasi partinin kaderi ile memleketin kaderini eşitleyen zihniyetin belirlediği gündemlere hapsolduk. Bu topraklarda, kaybolan bir kuzunun hesabını vermekle mükellef olduğuna inanan idari bilinç seviyesinden, kuzuyu şahsi çıkarları için kurda teslim eden bir iradeye tanık olduk.

 

İnsanını yaşatamayan bir devlet teşekkülü… Günümüz şairlerinden Onur Sakarya’nın dediği gibi; “cansız bedenler çıkıyor, cansız evlerden

 

Hesap vermeyen, kendi hesapları nedeniyle memlekete dair hesapları erteleyen, hatta memleketin geleceğini hiç hesap etmeyen bir anlayış.

 

Tümüyle, her alanda yaşanan bir krizin ortasındayız. Çıkış için gösterilen her yolu kendileri için “gidiş” olarak tasavvur edenlerin hegemonyasında bir memleket!

 

“oy kapma” yarışından ibaret muhalefet kudretini kırıyoruz

 

Bugünden itibaren, bizler için artık “yapılması gerekenler”den “yapılacaklar” listesine geçmiş, tavsiye değil “milli bir talimat” olarak kabul gören, milletin iradesi ve rızası ile aynı mesabede bir listeye sahibiz.

 

“Yapıcı muhalefet” sözleri ile örselenen ve “oy kapma” yarışından ibaret muhalefet kudretini kırıyoruz.

 

Milletin sözünü yükseltmeyi kendine görev edinmiş demokratlar olarak, saydığımız ve sayacağımız değişiklikleri yapmak için bugünden itibaren demokratik kanalları kullanarak bir kez daha tarihi bir vazifeyi üstleniyoruz.

 

Demokratlar olarak, sokak sokak, mahalle mahalle, il il topladığımız talepleri bugüne kadar ilettik, bugünden sonra gerçekleştiriyoruz. Arz ediyoruz; Türkiye’ye demokrasi geliyor.

 

 “Kalk yiğitim, yine dağ başını duman aldı.


Parçalandı bir kıtanın toprakları; 


Aslan payını aslan olmıyan aldı..


Kalk yiğitim, yine dağbaşını duman aldı”

 

diyor ya Bayrak Şairimiz Arif Nihat Asya;

 

Kalkın yiğitler! Bakın ne halde yine memleket.

 

Cebinde bir buçuk TL ile yaşamaya mahkum edilmiş milyonlar, milyonlarca liraya dokutulan halılar.

 

Evladına pantolon alamadığı için canına kıyan babalar, babası sayesinde saltanat süren evlatlar.

 

Talan edilen milyonlar, içi boşaltılan kurumlar, uyulmayan kurallar, üfürükten kurullar, yüzlerce araçlık konvoylar, millet açken yapılan goygoylar, istediği gibi hakaret eden kovboylar, saraya çevrilen koylar, liyakatten yoksunlar, beytül malı soyan soysuzlar, millete küfreden soysuzlar…

 

Ziya Paşa’nın dediği gibi Ne günlere kaldık ey gazi hünkar, katır mühürdar oldu, eşek defterdar!

 

Ne halde memleket?

 

Aşık Mahzuni diyor ya;

 

Yuh yuh soyanlara soyup kaçıp doyanlara


Fakire, yetime, halka kıyanlara


Yuh nefsine uyanlara yuh

 

 

Ecdadın yayınladığı Hürriyet misakının yanına, bu haramzade anlayıştan kurtuluşu salık veren misakımızı da, İstikbalimizin Misakını da bu şekilde koyun.

 

Faruk Nafiz Çamlıbel’in güzel bir şiiri geldi aklıma;

 

Yaşamaz ölümü göze almayan.


Zafer, göz yummadan koşana gider.


Bayrağa kanının alı çalmayan,


Gözyaşı boşana boşana gider!

 

Kazanmak istersen sen de zaferi


Gürleyen sesinle doldur gökleri


Zafer dedikleri kahraman peri


Susandan kaçar da coşana gider.

 

Bu yolda herkes bir ey delikanlı


Diriler şerefli ölüler şanlı


Yurt için döğüşen başı dumanlı


Her zaman bu şandan, o şana gider

 

1946’da bu bilinçle yola çıkmıştı büyüklerimiz. Her biri parti devletinin göz zevkini okşayan bireylerden müteşekkil yekpare bir toplum inşa etme idealine karşı, toplumun sahip olduğu çeşitliliğe uygun bir devlet inşa etme iddiasıyla…

 

Bugün, bir defa daha, aynı ihtiyaçla karşı karşıyayız. Bugün demokrasi ihtiyacı, kırklardakinden daha da yakıcı.

 

“Demokrasiyi başaracağız”

 

Ya demokrasiyi başaracağız ve yeni kurulan dünyada saygıdeğer bir yer edineceğiz veya dünyanın efendilerinin keyfine göre savrulup duran bir toplum haline düşeceğiz.

 

Sahada her maçını kaybeden ama parasını ödediği borazanlarına sanki maçı kazanmış gibi anlattıran bir iktidar ile kaybını “ama elimi kolumu bağladılar” diye izaha kalkışan bir muhalefet, Türkiye’nin kaderi değildir.

 

Türkiye son derece gelişmiş, iddialı ve imkânlı bir toplumdan müteşekkil. Fakat, ne hikmetse, iktidara gelenlere bir türlü layık olamıyor. Kırkların CHP’si de, şimdilerin AKP’si de, toplumu kendilerine layık görmüyorlar.

 

Konya Valisinin oturuşunu beğenmediği bir vatandaşı azarlaması, Yalova Üniversitesi Rektörünün, bir öğretim üyesini eleştiride bulunduğu için aşağılaması gibi…

 

Biz demokratlar için ise mesele, bu topluma layık olmaya çalışmaktır. Derdimiz büyük. Hedefimiz yüce. İmkânlarımız dar.

 

Ancak unutmayalım ki, kırklarda yola çıkan büyüklerimizden çok daha fazla imkânımız, o günlerin toplumundan çok daha gelişmiş bir toplumumuz var. Gün, bu toplumun hak ettiği demokrasiyi inşa etmek için mücadele etme günüdür.

 

İşte bu veçhile bizler bugün burada yeni bir misakı birlikte yazıyoruz.

 

Siz kıymetli Temsilcilerimize arz, milletimize teklif ederiz;

 

“Önce siyaset demokratikleşecek, sonra Türkiye” diyerek 1 Aralık Demokrasi Andını Milletimizin Hür seçimleri yapabilmesi, Demokratik haklarından, korkusuzca yaşam hürriyetinden, mülkiyet teminatından emin olabildiği, olumlu bir iklime geçmenin ön şartı olarak sizlerle, tüm demokratlarla ve kamuoyuyla paylaşıyorum;

 

  1. Devlet Başkanlığı ile Parti Başkanlığı birbirinden ayrılmalıdır.

 

  1. Yargı Bağımsızlığını sağlayacak ilk adım olarak HSK’nın yapısı ve üyelerinin seçimi değiştirilmeli, yargı siyasetin etki ve denetiminden çıkarılmalıdır.

 

  1. Gazi Meclisimizin Millet adına ifa ettiği Bütçe Hakkı Meclise iade edilmeli, Bütçe, milletimizin temsilcileri tarafından, onların rıza ve iradesine uygun bir biçimde yapılmalıdır.

 

  1. Siyasi Partiler Kanunu en hızlı şekilde değiştirilmelidir, Temsilde Adaletin bir gereği olarak seçim barajının kaldırılması, siyasi parti genel başkanlarının makam odalarını “seçim bölgesi” haline getiren, millet iradesini sakatlayan aday belirleme süreci değişmeli ve ön seçim şartı getirilmeli, denetim ve temsil ilişkisinin kuvvetlenmesi için “daraltılmış bölge” seçim sistemi uygulanmalı, her seçim bölgesinde milletvekili,sayısının iki katı kadar aday belirlenerek “tercih sistemi”ne geçilmelidir.

 

  1. TRT, Anadolu Ajansı, Basın Yayın İlan Kurumu ve RTÜK özerkleştirilmeli, yönetimleri TBMM’de grubu bulunan siyasi partiler tarafından eşit belirlenmelidir.

 

Hepinizi saygıyla selamlıyor, bizlere bu kutlu fikri miras bırakan tüm abide şahsiyetlerimizi, ilk Genel Başkanımız Galip Hocamız 3. Cumhurbaşkanımız Celal Bayar’ı, Menderes’i Demirel’i ve Özal’ı saygı ve rahmetle anıyorum.”