False
Genel Başkanımız Gültekin Uysal, Demokrat Parti’nin 13.Olağan Büyük Kongresi ve Aday Tanıtım Toplantısında konuştu
8 Şubat 2019 Cuma

“Biz zalime baş eğmeyen, eğmemek için ilmeği boynuna kendi geçiren, milleti için canından geçenlerin murisleriyiz; bunu bilesiniz!”

“Sağ olsun iktidar bizlere 4. Hürriyeti anımsattı. Neydi o; korkudan kurtulma hürriyeti, korkusuzca yaşama hürriyeti. Vatandaşların, diğer üç hürriyeti kullanırken kaygı duymamasıydı.”

 

 

 

(DP Basın Merkezi – 03 Mart 2019) Genel Başkanımız Gültekin Uysal, Demokrat Parti’nin 13.Olağan Büyük Kongresi ve Aday Tanıtım Toplantısında konuştu.

 

Alkışlar arasında coşkuyla karşılanarak kongre salonuna giren Genel Başkanımız Uysal, partililerimizle selamlaştıktan sonra İstiklal Marşı okunuşuyla kongre başladı. Kongreye Anavatan Partisi’nin son Genel Başkanı Salih Uzun, eski bakan ve milletvekilleri, yerel seçimlerde Demokrat Parti’nin yurt genelindeki tüm adayları, delegeler, partili demokratlar katıldı.

 

Tek adayla girilen kongrede Genel Başkanımız Uysal, 618 geçerli oy alarak yeniden genel başkan seçilerek güven tazeledi.

 

Genel Başkanımız Gültekin Uysal’ın kongrede yapmış olduğu konuşmanın tam metni aşağıdaki gibidir:

 

“Memlekete umut olan Kırat koşuyor yine”

 

“Sayın Divan, Sayın Başkan ve üyeleri, kıymetli delege arkadaşlarım, saygıdeğer büyüklerim, çok değerli Bakanlarım, Milletvekillerim, çok değerli Başkanlarım, “Büyük Türkiye” idealinin temsilcileri ve değerli basın mensupları hepiniz hoş geldiniz. Sefalar getirdiniz.

 

 

Kendi ikballerini bir kenara bırakıp milletin refahı için böyle bir dönemde “mahkum değilsin” diyerek haykıran, bir mülki idare vazifesine değil millete hizmete namzet aday arkadaşlarımız hoş geldiniz.

 

Dile kolay, tarihte büyük bir detay Demokrat Parti. Hani denir ya “hayra anahtar olmak” diye, hem hayra anahtar olan, hem de dara düşülen vakitte derman olan bu hareket, millete soluk olan, memlekete umut olan Kırat koşuyor yine…

 

Her siyasi hareketin bir arması, logosu var malumunuz. Ama Kırat başka. Öyle bir ironi var ki, öyle bir mana... Dört ayağında, yelesinde, duruşunda, kılavuzumuz olan her değerin anlamı saklı.

 

“Sağ olsun iktidar bizlere 4. Hürriyeti anımsattı”

 

8. Cumhurbaşkanımız merhum Turgut Özal, 9 Kasım 1989’da, Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrası Gazi Meclisimizin genel kuruluna hitaben yaptığı konuşmada “hürriyet”lerden bahsetmişti. İfade hürriyeti, inanç hürriyeti, teşebbüs hürriyeti.

 

 

Dünya’da “dört hürriyet” olarak bilinen hürriyetlerden bir tanesini zikretmedi, zira hürriyetçi demokrat kimlikleri ile kendisinin ve başbakan olarak merhum Genel Başkanımız Süleyman Demirel’in idaresinde o son hürriyeti zikretmeye ihtiyaç yoktu.

 

Şimdi yeniden hasıl oldu. Sağ olsun iktidar bizlere 4. Hürriyeti anımsattı. Neydi o; korkudan kurtulma hürriyeti, korkusuzca yaşama hürriyeti. Vatandaşların, diğer üç hürriyeti kullanırken kaygı duymamasıydı. Fikrini beyan etti diye kovulmaması, hakim olanlar gibi inanmasa dahi liyakatiyle işe alınması, teşebbüs ederken eşit imkanlardan yaralanmasıydı.

 

Bu gerekliliklerin tam zıddının yaşandığı, kişilerin tercihleri nedeniyle, tercih etmedikleri nedeniyle baskı ve dayatmaya maruz kaldığı bugün, bizim için elzem bir kavram korkudan kurtulma hürriyeti, korkusuzca yaşama hürriyeti…

 

“Kırat Milletimizin aslıdır”

 

Kırat’ın dört ayağıdır 4 hürriyet. Kıratın iki gözüdür demokrasi ve adalet. Demokrat Parti’nin vaat ettiği, kıratın yelesi kadar gür bir zenginliktir. Vakur bir duruş, asil bir şahlanıştır…

Durmaksızın bir koşudur, hep daha ileriye, hep daha güzele…Kırat Milletimizin aslıdır, milletimizin hasletleri Kırat’ta saklıdır.

 

 

Elazığ Üç Lüleli’den su içen Yusuf amcamın, Iğdır’da heliseye kaşık sallayan Zehra bacımın, Gümüşhane’de pestil pişiren Hatçe ninemin, Aydın’da incir toplayan Mehmet kardeşimin, Isparta’da gül deren Kezban ablamın, Erzurum’da koyun otlatan Veysi ağabeyin, Trabzon’da ağ toplayan Yunus biraderimin gözündeki ışık, kalbindeki umuttur Kırat.

 

Ey Türk, ey güneş oğlu, 
Yurdun güzellik dolu; 
Toprağı gül kokulu 
Cennettir Anadolu.

 

diyor Faik Ali Ozansoy. Cennettir Anadolu. Toprağından bereket fışkıran, yeşili ile mavisi ile, halayı horonu ile, Ay yıldızlı bayrağın altında yaşama iradesi gösteren tüm vatandaşları ile bir bütün, bir cennet. “Kim bu cennet vatan uğruna olmaz ki feda, şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda” diye anlatmıştı Mehmet Akif; nasıl bir cennet olduğunu, nelere mal olduğunu.

Şimdi dolaşıyorum vatanın dört köşesinde, her bir köşesi cennet vatanın köyünde, beldesinde, bahçesinde. Konuşacak kelime yok!

 

“Beka beka diyorlar ya; kel alaka!”

 

Geçmişte biz siyasiler, bizlerin büyükleri anlatırdı, vatandaş dinlerdi. Malum seçim dönemi. proje anlatacaksınız, çözüm anlatacaksınız, programdan, ilkeden, vasattan dem vuracaksınız. Lakin ne mümkün! Milletin mecali kalmamış, “bir dokun bin ah işit” dediklerini şu birkaç senede yaşayarak tecrübe ettik.

 

 

Beka beka diyorlar ya; kel alaka! Bir milli mücadeleden bahsediyorlar ya, dış güçlerden, kumpaslardan, küresel oyunlardan…

 

Domates fiyatlarını manipüle eden, patlıcan fiyatlarını yükselten, salatalıkla darbe yapmaya yeltenen, fındık fiyatları ile ürküten, soğan ile örgütleyen dış güçler. Karşısında ise milletin aklı ile alay eden, beceriksizliğini kimi zaman lobilere, kimi zaman başka ülke başkentlerine mal eden “iç güçler”

 

“Çıkın deyin “beceremedik!” “Aldatıldık” deyin yine, ona dahi razıyız”

 

Bre aymazlar, bre utanmazlar! Oyunu almadığınız ve hain ilan ettiğiniz çoğunluktan utanmıyorsanız, oyunu aldığınız, emeğini çaldığınız, duyguları ile oynadığınız seçmeninizden utanın! Yıllardır hasbi duygularla, samimiyetle sizleri destekleyen milyonlarca insanın hakkı için bari yalan söylemekten uzaklaşın.

 

Çıkın deyin “beceremedik!” “Aldatıldık” deyin yine, ona dahi razıyız. Bulun bir günah keçisi, yükleyin ne hatanız varsa, onu bile anlarız ama biraz utanın, yalan söylemekten, dalga geçmekten kaçının.

 

Siyaset, iktidar olma sanatıdır. En azından bu döneme kadar öyle idi. Şimdi yaşanan ise iktidar için bir savaş ve tek taraflı. Bu iktidar kendine oy vermeyene, kendi gibi düşünmeyene, biat etmeyene, boyun eğmeyene savaş ilan etti. Orantısız güç kullanmaya aşina bu iktidar devletin olanakları ile meydanlarda, medyanın imkanları ile ekranlarda, yandaşın destekleri ile çarşıda, pazarda, sokaklarda hakaret ediyor, küfrediyor, zulmediyor. 

Yalnız bilesiniz; bu Kırat 27 Mayıs'ta eğmedi başını, 12 Eylül'de eğmedi başını, 28 Şubat'ta eğmedi başını.

 

Üç günlük zindan mazilerinden asırlık mağduriyet hikayesi çıkaran sözde demokratlara inat miting meydanlarında değil, darağacının altında kefen giydik. Ezcümle bu beylerin ağababalarına karşı durduk, bozmadık duruşumuzu. 73 yıldır muadillerinizle mücadele ettik, millet dedik.

 

Korkun, çekinin, titreyin. Bu ses Kıratın sesi, bu ses "yeter artık" diyen milletin sesi, bu ses demokrasinin bu ses adaletin sesi. Sağır olacaksınız, dayanamayacaksınız.

 

Ya demokrasiyi tesis edecek, adaleti teraziye getirecek ya da bugün olmasa dahi yarın sandıkta sizleri getirenlerin reyleri ile gideceksiniz.

Biz zalime baş eğmeyen, eğmemek için ilmeği boynuna kendi geçiren, milleti için canından geçenlerin murisleriyiz; bunu bilesiniz!

Yüce Allah Kelam-ı Kadim’de, Zuhruf Suresi 5. ayette şöyle buyuruyor; “Siz haddi aşan bir topluluksunuz diye bu hakikatli mesajla sizi uyarmaktan vaz mı geçeceğiz?” Elbette hayır!
 

Tıpkı Ehl-i Beyt gibi, tıpkı Sahabe-i Kiram gibi, tıpkı erenler evliyalar gibi, Allah dostları gibi bizler de milletimizin, memleketimizin faydasına, inandıklarımızın, iman ettiklerimizin yolunda Allah Teala’nın buyruğuna uyup, zulme karşı, haksızlığa karşı, adaletsizliğe karşı, batıla karşı hakikati söylemeye devam edeceğiz.

 

“En büyük acı, acıtmaz olmuş zincirlerin acısıdır; köleliği kabul etmenin, başkaldırmaktan vazgeçmenin acısıdır.” diyor bayrak şairimiz ve aynı zamanda Partimiz Seyhan mebusu Arif Nihat Asya.

 

Bu zincirler acıtıyor milleti artık. Bu zincirler; üretimi yok edip sosyal yardım zincirlerine bağladıkları milletin canı yanıyor artık. İşsizlik, aşsızlık, çaresizlik, yarını görememezlik…

Ne halden ne hale geldik!

 

 

Aşkından divane olan bir milletik; sevdiğine, vatanına, evladına. Şimdi açlıktan deli olan, evladını doyuramadığı, giydiremediği için, iş bulamadığı, borcunu ödeyemediği için canına kıyan on’lar…

 

Söyleyecek çok söz var!

 

Bakın geçtiğimiz hafta Tekirdağ'ın Ergene ilçesinde, 34 yaşındaki Saffet tavana bağladığı atkıyla kendisini asarak, yaşamına son verdi. Ailesine "Ben hakkımı size helal ediyorum. Siz de bana hakkınızı helal edin. Biliyorum, sizi çok üzdüm. İşsizlikten bunaldım" yazılı bir not bıraktı.

 

Yine geçen hafta İzmir'in Tire ilçesinde, 24 yaşında, evli ve iki çocuk babası inşaat işçisi Oktay kardeşimiz, çalıştığı inşaatta kendisini asarak yaşamına son verdi.

 

Eylül ayında, Kocaeli'nin Körfez ilçesinde yaşayan 45 yaşındaki İsmail Devrim, okul pantolonu alamadığı çocuğu okuldan gönderilince 'Çocuklarıma bakamıyorsam, çocuğuma bir pantolon alamıyorsam niye yaşıyorum ki' dediği günün gecesinde intihar etti.

 

 

Mahkum değillerdi, mecbur değillerdi. Mağdur oldular, aldandılar, aldatıldılar. Buradan bir kez daha söylemek istiyorum; mahkum değilsin Türkiye’m!

 

 

 

Yalan, hile, dolana

Vurgun, soygun, talana

Yakıp, yıkıp, satana mahkum değilsin Türkiyem

Haine kucak açana,

Yapıp edip kaçana,

Gavur malı gibi saçana mahkum değilsin Türkiyem

Allah deyip harama,

Zevk sefaya dalana, ha bire aldanana mahkum değilsin Türkiyem

Damat yeğen kollayan, yiyip yiyip doymayan, firavunu sollayan bu iktidara mahkum değilsin Türkiyem

 

“Kölelik bir tercihtir; ölüm dahi hürriyetken.” Bu millet köleliği, esareti bin yıllardır reddeden, zulmü kabul etmeyen, zalime boyun eğmeyen karakteri ile Dünya milletlerine emsal olmuştur. Hindistan’ın hürriyet hareketinin lideri Gandi’nin, sömürgecilere söylediği bir söz var; “Haydi beni bir daha tutuklayın İngilizler! Ama görüldü ki tutuklama ve öldürmeyle iş bitmiyor! İşte Türkler, kendi cenaze merasimi için hazırlanan tabutlarını, sahiplerinin başlarına geçirdiler! Bitti denen anda, umutların tükendiği anda cümle aleme misal olduk.

“Umutsuzluk silahı ile umudun adı olmuş bu millete “ne mutlu” demeyi yasak edenlere karşı “Ne mutlu Türküm diyene” diyoruz”

 

Bu nedenledir ki Büyük Önder’den o hayranlığın en veciz ifadesini duyduk; Ne mutlu Türküm diyene!

 

Ne mutlu değerli dostlarım; ne mutlu bu milletin bir ferdi olduğum için, ne mutlu bu milletin derdi ile yoğrulduğum, bu topraklarda doğduğum, bu cennet vatanda doyduğum için.

 

Umutsuzluk silahı ile umudun adı olmuş bu millete “ne mutlu” demeyi yasak edenlere karşı “Ne mutlu Türküm diyene” diyerek milletimle, milliyetimle, memleketimle gurur duyduğum için ne mutlu.

 

Delinse yer, çökse gök yansa kül olsa dört yan,
Yüce dileğe doğru yine yürürüz yayan.
Yıldırımdan tipiden kasırgadan yılmayan,
Ölümlerle eğlenen tunç yürekli Türkleriz…

 

Bu iktidar ölümü gösterip sıtmaya razı etti milleti. Mal üretemiyoruz, hizmet üretemiyoruz, bilgi üretemiyoruz. Boyuna sorun, boyuna kavga.

“Dert sahibi ettiniz milleti”

 

Bu millete Maslov'un ihtiyaçlar hiyerarşisini bellettiler, hem de acı biçimde. Kaldı ki birçok ülkede ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidinin alt basamakları geçerliliğini yitirmek üzere. Biz hala barınma kaygısı ile, karnımızı doyurma kaygısı ile, fizyolojik kaygılar dahası hayatta kalma kaygısı ile yaşıyoruz. Bırakın sosyal konum sahibi olmayı, itibar sahibi olmayı... Dert sahibi ettiniz milleti dert.

 

 

Hani dillerine pelesenk bir “kıskanma” meselesi var ya; evet, bizi kıskanan ülkeler vardı.

Ortadoğu'nun okumuş, aydın, adalete ve demokrasiye taraf kesimleri kurucu liderimiz Büyük Atatürk'ün kabiliyeti ile Müslüman bir ülkenin cumhuriyetle yönetilebildiğini, laikliği, çağdaşlaşma atılımlarını kıskandılar. Fakat imrenerek. Şimdi geldiğimiz yere bakın. Ülkemiz Orta Doğu’ya özgü bir tek adam rejimi ile yönetiliyor. Laiklik ilkesi tarihteki en derin yarayı aldı.

 

Şimdi gidip Ortadoğu’dan ülkemize bakınca neyi kıskanacağız?

 

“Devleti ele geçireceğiz” diyerek devlete ortak ettiğiniz, örgütlenmesine imkan ve zemin hazırladığınız hain terör örgütü FETÖ’nün 15 Temmuz Darbesi sonrası Türkiye’yi mi

Tarikatlara ve cemaatlere terk edilen idareyi mi, batışın habercisi verileri mi, baskıyı mı?

 

Bakın burası çok önemli:  Hani “bizi kıskanıyor” dedikleri Almanya var ya; işte Almanya geçtiğimiz yıl, 2018’de 58 milyar avro bütçe fazlası verdi. Biz ise “ekonomi derslerine giren bakan bey”in izahatına göre bu yıl 80.6 milyar bütçe açığı bekliyoruz.

 

Sayın Bakan “2018 sonu bütçe açığını 72.1 milyar lira öngörmüştük. Bütçe açığı hedefle uyumlu olarak 72.6 milyar lira oldu" dedi. Bütçe, 2017 yılında 47.8 milyar TL açık vermişti.

 

Bakın yine burası çok önemli; kriz yok dedikleri dönemde, uçacağız dedikleri dönemde ucunu kaçırmışlar. 2017’den 2018’e bütçe açığı, yani zarar iki katına çıkmış. Bunun elbette ki birçok nedeni var lakin bizce temel nedeni “tek adam” olma hırsından başka bir nedeni olmayan 2017 Referandumu’nun ülkede sebep olduklarıdır.

 

16 Nisan 2017 Referandumu ile  “kuvvetlerin uyumu” diye propaganda yapıp, kuvvetleri, erkleri “tek” bir kişinin nefsinde toplayan iktidar, referandum öncesinde bir kitapçık yayınlamış ve değişikliğin sonuçlarını anlatmıştı.

 

Bakın birkaç başlık iletmek istiyorum;

 

“Uzlaşma kültürü gelişecek” demişlerdi, referandum sonrası daha çok kavga ettiler. Kucaklamadan bahsettiler lakin bu salonda bulunan siz değerli partililer de dahil kendilerine oy vermeyenleri hain ve terörist ilan etme terbiyesizliğine yeltendiler. Büyüme hızlanacak dediler, kendileri büyüdüler, yetkilerini, kendi harcamalarını, masraflarını büyüttüler, vatandaşın nasibini küçülttüler. Vergileri, üretimin maliyetlerini büyüttüler, gelirlerimizi, satın alma gücümüzü küçülttüler. Güvenli ve huzurlu Türkiye dediler, hakaretle, küfürle, ellerindeki yetki ve yargıya emir ile huzurumuzu, güvenliğimizi yok ettiler. İnsanlarımız daha özgür olacak dediler, en küçük bir eleştiriye dahi tahammül etmediler. Eleştireni tutukladı, eleştirmek isteyeni susturdular. Öncü ülke olacağız, güçlü olacağız dediler Batı’dan zılgıt yedikçe ağız değiştirdiler. Bizden habersiz adım atılmaz dedikleri sınırdaki kontrolü kaybettiler.

 

 

Kısacası ne dedilerse tersi oldu. Bugüne kadar çokça aldanmışlardı, 16 Nisan’da bir kez daha aldattılar.

 

Eee, buradan bakınca ülkemizi uçuracak bu kadük, garabet sistem ile ülkeyi dara düşürdüler.

Alın size zararın sebepleri. Güvenilmez bir iktidar!

 

Ama iktidara göre “hedefleri tutturduk.” Daha önce sormuştum, bi kez daha sormak istiyorum; Neydi hedefiniz Allah aşkına? Hedefiniz zarar etmek miydi, hedefiniz üretimi yok etmek, iltisaklı olduğunuz firmalar aracılığı ile ithalatı arttırmak, memleketin parasını yurtdışına çıkarmak mıydı?

 

Neydi hedefiniz? Yerli ve yabancı sermayedarı korkutmak, kaçırmak, çiftçiyi bitirmek, esnafı delirtmek miydi?

 

Neydi hedefiniz? Milleti kuyruklarda bekletmek, 70 sente muhtaç etmek miydi?

 

Neydi hedefiniz? Borçlu sayısını arttırmak, icra dosyalarını kabartmak, asırlık şirketlerin iflasını sağlamak mıydı?

 

Söyleyin, neydi hedefiniz? Eğer hedefiniz bunlardıysa, bravo Sayın bakan, hedefinizi tutturdunuz!

 

Ekonomi haberlerini takip edenler aşinadır. Risk primi diye bir kavram var. Teknik izahını yapmayacağım ama ülkemizin risk primi tarihteki en yüksek seviyelerde.

 

Basitçe açıklayayım: Yatırımcısın ya da kredi kuruluşusun, bir ülkeye yatırım yapacak ya da yatırım yapanı fonlayacaksın. O ülkenin risk primi, yatırım yapıp yapmama noktasında, hem yerli hem yabancı yatırımcılar için belirleyici bir faktör.

 

Ülkemizin risk primi çok yüksek. Bu değer diyor ki yabancı ve yerli yatırımcıya "arkadaş, bir iktidar var. Ne yapacağı, kim tarafından aldatılacağı belli değil. Desteklemezsen, demokrasi dersen biner tepene. Elindekini avucundakini alır. Öyle uluslararası hukuk, insan hakları hak getire. Destek olursan milyarlarca lira borcun olsa da sıfırlar. Yalnız içinden sana ortaklar çıkar. Kazancını hem legal olarak ağır vergilerle alır hem illegal olarak yolsuzlukla iç eder."

Şimdi sen bu ülkeye yatırım yapar mısın? E be kardeşim, yatırım yok, üretim yok, gider çok ama bu arkadaşlara göre her şey güzel, her şey yerinde.

 

Hadi ilk yıllarınızda yaptıklarınıza iktidar sarhoşluğu diyorduk, ama bu kadar kötüyü görmeyecek kadar sarhoş olmanız nedendir anlamıyoruz.

 

Bakın, marketçiye, komisyoncuya, nakliyeciye, üreticiye kesiyorlar faturayı. İktisatta Latince bir terim vardır, “ceteris paribus” “Diğer değişkenler sabitken” demek. Peki tarımsal ürünlerin fiyatları yükselirken değişkenler sabit miydi? Son bir yılda mazot %22, gübre ortalama %45 civarında zamlanmış. Zirai ilaç fiyatları %70 dolayında artmış.  Meyve ve sebze üretiminde kullanılan gübrede ithalata bağımlılık oranı %72, mazotta ise %90.

 

Peki üretici yalnızca üretici mi, bir taraftan da tüketiyor. O da daha pahalıya tüketmeye başladı. Yani bir taraftan üretim maliyetleri arttı, bir taraftan sabit giderleri başta olmak üzere tüm giderleri.

 

Soğan üreticisi arabasının vergisini ödemiyor mu? Bebeğine bez, süt almıyor mu? Evini, iş yerini ısıtmıyor mu?

 

İktidar bunları bilmiyor mu, tabi ki biliyor lakin işine gelmiyor. Malum yüksek fiyatlarla mücadele için seçime kadar tanzim satış merkezleri kurdular. Haa, Allah razı olsun demek için küçük bir neden var. Bir kısım gariban, ulaşabilen, mecali yetip kuyrukta bekleyebilen, tedarik yeterse evine ucuz patlıcan, biber, domates görülebilenler var. İki ay sonra o da bitecek.

 

Tabi bir de başka sorun var. Hadi diyelim domates var, patlıcan var, biber var ama evde huzur yok! Kira birikmiş, evde 5 boğaz. 4'ü işsiz. Gelecek belirsiz. Eskiden veresiye ekmek alan vatandaş veresiye yaşamaya başlamış. Nasıl olacak?

 

 


Domates tanzimde satışta, çiftçi çaresizlikten yatışta. Geçtiğimiz yıl 100 lira vardı cebinde vatandaşın, şimdi eridi kaldı 46 lira. İktidarın çözümü ne? Kolay ulaşılabilir olması değil herkes tarafından görülmesi gayesiyle şehirlerin belirli noktalarına tanzim satış yerleri kurmak; işe yarar mı?

 

Bu kadar kompleks faktörlerin etkileşiminden oluşan dünyanın 17. Büyük ekonomisinde, İstanbul, Ankara’ya 25-30 tanzim çadırı kurarak mı kalıcı fiyat istikrarını oluşturacaksınız?

Bu düşünce ve problemleri yönetme tarzı bile başlı başına aklı başında yurtiçi-yurtdışı yatırımcıyı tedirgin edici.

 

Domates, patates, soğan fiyatlarındaki artış Polatlı’da stokçu  kovalamakla, tanzim çadırı, indirim tiyatroları oynamakla değil, tarımsal üretimi arttırmakla ve fiyatlara istikrar kazandırıcı ekonomik politikalarla giderilebilir.

 

Kısaca, planlı, üreticiyi ve üretimi destekleyen, piyasayı düzenleyen, teşebbüsü arttıran bir politik bakış açısına ve politikalara ihtiyaç var.

 

Zannediyorlar ki kabzımal yükseltti fiyatları, çiftçi Ali amca fırsatçı. Manav Veli efendi fırsat kolladı. Ne alakası var Allah aşkına! Fırsatçı olan sizlersiniz.

 

Bakın bu iktidar kendine kepçe ile dağıtıyor vatandaşa damlalıkla. Kendileri semirdiler, milleti sömürdüler, memleketi kemirdiler; doymadılar doymuyorlar.

 

Sormak istiyorum iktidarın temsilcilerine; beyler, siz hiç gasilhaneye girdiniz mi? Bir meftayı gassallarla kefenlediniz mi? Hiç mi fark etmediniz? Ya hu kefenin cebi yok!

Bakın merhum Adnan Kahveci’nin bir sözü var; diyor ki Kahveci;

 

“Devlet adamları fakir ölmelidirler ki,

idare ettikleri milletler zengin ve mesut olsunlar”

 

Ne yazık ki ülkemizde milletimiz artık borçlu doğuyor, aç yaşıyor ve fakir ölüyor. Zengin olan idareciler. Mesut olan iktidar sahipleri.

 

Seksen iki milyon nüfuslu ülkemizde toplam icra dosyası sayısı 32 milyon. Bu dosyalardaki toplam alacak büyüklüğü 519 milyar TL, eski parayla 519 katrilyon. Şirketlerin sermaye artışları düşmüş, açılan şirket sayıları düşmüş. Artan ise kapanan şirket sayıları, konkordatolar, iflaslar. Artan fakirlik. Artan çaresizlik. Üniversite sayısı arttı, üniversite mezunu sayısı arttı, işsiz sayısı! 4 milyona ulaşan ve sayıları her geçen gün daha da artan işsizlerin yüzde 25'i yükseköğretim mezunlarından oluşuyor.

 

 

2018 Kasım ayı itibarıyla Türkiye'deki işsiz sayısı 3 milyon 981 bin kişiye ulaşmış. Son bir yılda 230 bin kişi işsiz kalmış. 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 706 bin kişi artmış. 14-24 yaş grubundaki genç nüfustaki işsizlik oranı 4.3 puan birden artarak yüzde 23.6'ya yükselmiş vaziyette.

 

Buradan bakınca anlaşılabiliyor, mega projeleri olan kıraathaneler ve millet bahçelerinin sebeb-i hikmeti. Ne yapacak bunca işsiz?

 

Geldiğimiz nokta 16 Nisan referandumu ve 24 Haziran seçimleri sonucunda inşa edilmeye çalışılan “keyfi bir rejim”in tabii sonucu, tabii çıktısı; çift haneli işsizlik, çift haneli faiz oranları, çift haneli enflasyon…

 

Türkiye’de işsizlik maaşı alanların sayısı 6 ayda yüzde 53 arttı, 654 bin kişiye ulaştı.

Ülke yatırımla kalkınır, yardımlarla değil değerli konuklar. Yardım miktarının arttığı ile övüneceğinize, milleti yardımla yaşamaya muhtaç ettiğiniz için üzülün diyeceğim ama nafile!

 

Ürettiği para etmeyen, gübre, mazot, elektrik ve su zamlarına yetişemeyen çiftçi iflas etmekte, hızla tarımdan kopmaktadır. Kredi – haciz – iflas kıskacına giren çiftçi tarlasını/traktörünü satmakta, taahhüdünü ihlal suçundan hapse giren çiftçi sayısı her geçen gün artmaktadır. Tarımda kendi kendine yeterli 7 ülkeden birisi olan ülkemizde çiftçi, 16 yılda işlenen alan büyüklüğü 27 milyon dönüm, yani iki Trakya bölgesi büyüklüğündeki alanı işlemekten vazgeçmiş ve terk etmiştir. Türkiye tarımda net ithalatçı ülke konumuna gelmiş, 2002 – 2018 döneminde Türkiye, kendi çiftçi ve besicisi desteklemek yerine tarım, et ve gıda ithalatı için yabancı ülkelere yaklaşık 200 milyar dolar ödemiştir. Buğdaydan arpaya, ayçiçeğinden kuru fasulyeye, nohuttan mercimeğe yurt dışından ithal ediyoruz.

 

Başlangıçta “Milletin cebinden beş kuruş çıkmayacak” diye tanıtılan YİD/KÖİ projeleri müteahhitlerine yapılacak ödemeler için 2018 yılı bütçesine 9,03 milyar TL ödenek konuldu, gerçekleşmenin ne kadar olacağını henüz bilmiyoruz. YİD/KÖİ projeleri için verilen garantilerin 2019 bütçesinde 13,6 milyar TL, 2020 bütçesinde 24,7 milyar TL ve 2021 bütçesinde 28,2 milyar TL ‘ye ulaşacağı tahmin ediliyor. Böylece halkımız vergiler yolu ile uçmadığı havalimanı, geçmediği köprü ve tünel, gitmediği hastane için ödemeye devam edecek.

 

Vatandaşların bankalara olan kredi kartı ve tüketici kredisi borçları son 16 yılda neredeyse patladı. AKP'nin iktidar olduğu 2002 yılından 2019 yılı şubat ayına kadar bankalara olan kredi ve kredi kartı borcu 64 kat artarak 6,6 milyar liradan yaklaşık 426 milyar liraya yükseldi. Yeni nüfus bilgileriyle kişi başına bireysel kredi kartı borcu 1.231 TL olarak gerçekleşti. Yeni nüfus bilgileriyle kişi başına tüketici kredisi borcu 4.817 TL olarak gerçekleşti. Bu borcun yarısı konut ve taşıt kredisi için kullanılırken, 202 milyar TL’si diğer ihtiyaçlar için kullanıldı. Vatandaşın ciddi bir bölümünün bunu ödeyecek gücü kalmadı. Seçim öncesi tüm kesim ve sektörlere kredi yağdırma harekâtı başladı. Artık kredi alacak durumu olmayanların da borçları ise yeniden yapılandırılıyor.

 

Bankalara borçlanan vatandaşlar borçlarını ödeyemedikleri için icralık oldular. Borçluluk tutarı arttıkça takibe düşme oranı da yükseldi. Takibe alınan tutar Şubat 2019 ayı başı itibariyle 18 milyar 903 milyon liraya kadar çıktı. 2002 yılı ile kıyaslandığında takibe alınan tutar tam 68 kat arttı. Vatandaşın 2003 yılından 2018 yılı sonuna kadar ödediği faiz tutarı ise 321 milyar 617 milyon lira oldu.

 

AKP İktidarı işe ülkemizde Cumhuriyet döneminde yapılan Petkim, Tüpraş, Seka, Erdemir, Sümerbank, Tekel, Şeker fabrikaları gibi tüm varlıkları satıp gelirlerini harcayarak başladı. Bu yetmeyip ilave para lazım olunca da uluslararası ve yurt içi piyasalardan giderek artan ölçüde borçlanıp ve çarkı çevirmeye çalıştılar. Bu dönem zarfında yurt dışından borçlanma yoluyla gelen aşırı döviz TL’ni değerlendirdi, ithal mallarına yönelik talep arttı ve Türkiye’de pek çok sektör ithal hammadde ve ara malına bağımlı hale geldi, böylece yurt içi katma değer azaldı. Türk malı yerine ithal mallarını destekler hale geldik. Sonunda Türkiye aşırı derecede borçlandı ve borçlarını çeviremez hale geldi. Üretim gerilediği için işsizlik oranları tavan yaptı. Hükümet, fiyatı artan her ürün için yurt dışından tarımsal ürün ithalatı yoluna başvurduğu için, tarım tasfiye edildi. Türkiye ekonomisi öyle bir hale geldi ki işletmelerin çoğu Türk Ticaret Kanunu’na göre batık durumda, varlıklarından daha çok borçları var. 16 yıl boyunca tüm ülke üretmeden tüketmeye, borçlanarak yaşamaya alıştırıldı, hatta teşvik edildi.

Ekonomik olarak içinde bulunduğumuz dönem “depresyon dönemi” olarak adlandırılıyor.

 

Yani piyasa faaliyetinin oldukça uzun süre durgun gittiği, işsizliğin arttığı ve toplam satın alma gücünün daraldığı bir dönemdeyiz.

 

Ekonomi depresyondayken vatandaş yarına nasıl çıkacağını, karnını nasıl doyuracağını düşünerek cinnet halinde.

Ülkemizde çok bilinen bir deyişle “borç yiğidin kamçısıdır” lakin artık işsizlikle birlikte, enflasyonla birlikte borçlar kamçılıktan çıkmış işkence halini almıştır.

 

Emin olunuz, kavramlarda küçük bir değişiklikle vatandaşın yaşadığı soruna kitlesel işkence demek yerinde olacaktır.

 

Böyle devam ederse iktidarın sorumlu olduğu bu ortamda devlet bu değişik işkence yöntemi ile tarihe geçecek, çünkü bu yaşadığımız tam anlamıyla bir zulümdür. Vatandaş bırakın borcunu ödemeyi faizine yetişememektedir.

 

Büyük edebiyatçı Anton Çehov’un bir sözünü hatırlatmak istiyorum, “Tüm yaşamınız boyunca borç faizlerini ödemek için harcadığınız enerjiyi bir başka şeye harcamış olsaydınız, sanırım, önünde sonunda dünyanın altını üstüne getirebilirdiniz.”

 

Çekin vatandaşın cebinden elinizi. 2017 yılına ait denetim raporlarında gördük. Yapılan bütçenin ne şekilde harcandığını, vatandaşın helal lokmasının “sehven” denilerek nasıl çar çur edildiğini, beyt-ül malın nasıl yağmalandığını.

 

Artık tadı tuzu kalmadı değerli dava arkadaşlarım, kıymetli başkanlarım, kıymetli misafirler.


Adalet sahibi aziz hünkarım
Ağlayı ağlayı göz de kalmadı
Adalet kafire hürmet fitneye
Müslüman olanda yüz de kalmadı

Aşık olan kalem almış yazıyor
Mümin olan öz canından beziyor
Fakir fukara da üryan geziyor
Baha yetirecek bez de kalmadı

Padişahım bunlar senden sorulur
Sahipsiz kuş kanadından kırılır
Bir gün olur mahşer yeri kurulur 
Geçti halaveti haz da kalmadı

 

Aşık Ruhsati’nin dediği gibi, bir gün mahşer yeri kurulacak elbet. Yani, hiçbir kimsenin hiçbir nedenle kayırılmadığı, adaletin kimsenin lehine yanıltılmadığı ilahi adalet günü gelecek, ilahi adalet divanında hüküm verilecek.

 

Ülkemizde adaletin geldiği nokta ortada. Hem bir kısım yargı mensubu hem de yargıyı çeşitli araçlarla baskı altına alan iktidar nedeniyle milletimizin yargıya olan güveni, belki de tarihteki en düşük seviyelerde.

 

 

Bakınız başta FETÖ soruşturmalarında dah,i iktidarla iltisaklı olmanın FETÖ ile iltisaklı olmak suçunu ortadan kaldırdığını görüyoruz.

 

İktidar içinden tam anlamıyla “itiraf” şeklinde açıklamalarla borsaların kurulduğu, parası olanın kurtulduğu olmayanın tutukluluğu bilgileri geliyor.

 

Örgütlü suçların dışında da adalet tecelli edemiyor artık. Kadın cinayetleri, hayvanlara yapılan işkenceler, taksirli suçlarda ceza indirimine sebep bağlantılar, ilişkiler…

 

Ak Parti iktidarının idaresindeki bu ülkede, mahkemelerde lehinize karar çıkması için ya çok paranız olacak, ya Merkel, ya Macron ya da Trump arayacak!

 

Bakın bu iktidar 28 Şubat’ta “mağdur olduk” diyor, DGM’lere lanetler okuyor ama ortaya çıkardıkları sistemle DGM’lere rahmet okutuyor.

 

Hadi DGM’ler “Devletin güvenliği” gerekçesi ile karar alıyordu. Peki bugünkü mahkemeler?

İGM oldu! İktidar Güvenlik Mahkemeleri!

İktidarın güvenliği için karar veren mahkemeler, yargıçlar, hakimler, iktidarın güvenliğini düşünen, düğmesiz cüppesine düğme icat eden yüksek yargı mensupları.

 

Hatırlar mısınız, yüksek yargının bugün görevlerine “seçilmek” suretiyle yeniden devam eden başkanları ve üyeleri, bir partinin genel başkanı ile çay bahçelerinde çay toplamıştı. Çok eleştirdik ama bir faydasını anladık; adalet dağıtamadılar ama bugün dağıtılan 200 gr’lık çayları o gün topladılar. Adalet dağıtamayan, çay toplayan yargı mensupları.

 

Antik Çağ’dan bu yana filozoflar, düşünürler, siyasal sistemler adaleti nasıl tesis edeceğini tartışırken, 17 yıllık iktidar “acaba adaleti daha nasıl kendi lehimize işletiriz” diye bir araştırma içinde.

 

Türkiye’de yalnız yargıda değil her alanda adalet yerlerde. Ülkemizde maalesef, devletin en temel hizmetleri, adalet, eğitim ve sağlık hizmetleri, maddi ve siyasi gücünüze nispetle tahsil edilir, faydalanılır hale getirildi.

 

"Adalet mülkün temelidir" sözü size neyi anlatıyor? Varlığın temel dayanağı adalettir. Ama baktığınızda artık malı, mülkü olana adalet var gibi bir anlam çıkıyor. Ne yapsın vatandaş, yaşananlara bakıyor, bir de mahkeme duvarlarına; diyor ki demek biz çulsuz olduğumuzdan adalet bizim lehimize tecelli etmiyor.

Gariban marangozun vergi borcu işine engel ama büyük şirketler... Malumunuz, iki sene evvel 4 Ekim 2017’de büyük şirketlerden bazılarının vergi borçları silindi. Ak Parti iktidarı toplamda 3 milyar 106 milyon TL’lik vergi borcunun %97,6’sını silerek 75 milyon TL gibi bir rakam tahsil etti.

 

Bu ne demektir? Vatandaşlık görevlerinden birini yerine getirmeyenlerin, bakın getiremeyenlerin değil, ödüllendirilmesidir. Vergi borçlarının yapılandırılmasını anlayabiliyorum. Fakat orada da başka bir sorun ortaya çıkıyor. Vergisini düzenli bir şekilde ödeyen vatandaşa haksızlık değil mi? Ödeyemeyenler müstesna, zira kazanamıyor ki vatandaş artık neyi ödeyecek? Bu halde yapılandırma bir zaruret olabilir ama son16 yılda 10, son 6 yılda ise 6 kez vergi affı uygulandı.

 

Demek ki vatandaş ödemiyor, belki ödeyemiyor, ödemek istemiyor!

 

İktidar, vatandaşın vergi borcunu yapılandırmayı seçim yatırımı olarak gördü, peki büyük şirketlerin vergi borçlarını silerken neye yatırım yaptı?

 

Dedim ya kıymetli konuklar; adaletsizlik her yerde. Teşebbüste, kazançta, vergilendirmede.

Geçen yıl ücretlilerden, yani işçiden, çalışandan, memurdan 83.3 milyar TL Gelir Vergisi alınırken, şirketlerin, patronların ödediği vergi 78.6 milyar TL'de kaldı.

Sütten vergi alan bu anlayışın, bebe bezinden vergi alan, tırnak makasından vergi alan bu anlayışın lüks yat ve teknelerden kademe kademe ÖTV ve MTV’yi kaldırması adaletsizliğin geldiği yeri göstermiyor mu?

 

Bakın bugün Ankara’da 45 litre deposu olan bir taşıt için ödenecek olan 287?’nin %44’ü vergi. Yani bir depo benzinde 125 TL vergi ödüyoruz.

 

Sayın Cumhurbaşkanı farkında olmasa gerek. Gerçi kendisine enflasyon oranında, %26 oranında maaş zammı alırken vatandaşa %10 oranında maaş artışı verdiğinden, vatandaşın halini anlamasını da beklemiyoruz. Anlasa da cebine çok dokunmayacağı aşikar.

 

Lafzen çok iyi bildikleri ama ruhen anlamadıkları Necip Fazıl’ın veciz ifadeleri ile seslenmek istiyorum;

Allah'ın bir pulunu bekleye dursun on kul,

Bir kişiye dokuz, dokuz kişiye bir pul,

Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa,

Yaşasın kefenimin kefili kara borsa...

 

İki hafta önce “Dünya Sosyal Adalet Günü” idi. Biz kutlayabildik mi, hayır! Biz kutlasak kutlasak “sosyal adaletsizlik günü” kutlarız.

 

2017'de en düşük gelire sahip yüzde 20'lik kesim, yani ülkede 17 milyon’a yakın vatandaş, toplam gelirden yalnızca yüzde 6,2 pay almış. Türkiye'de en zengin yüzde 20 ile en fakir yüzde 20'lik nüfus arasında 8 kata yakın bir fark var.

 

Ülkemizin yeni saraylarında ismini duymadığımız yemekler, içecekler tüketilirken derme çatma bir damın altındaki %40’lık nüfus ismini bildiği balığı, tavuğu, eti tüketemez oldu.

Kıymetli düşün ve fikir adamı Nurettin Topçu’nun bir sözünü hatırlatmak istiyorum;

 

“Çok tesbih çekenlerden ziyade,

ümitsizlikle yıpranan yetimin yüzünü ümit ile güldürenler affedilecek..”

 

Ülke bu haldeyken işi gücü safsata ile uğraşmak olan, milletin bekası, felahı için dua edilen camileri iktidarın propagandasına araç eden diyanet işlerinin yaptıkları hatırıma getirdi bu sözü.

 

Şimdi de hak, adalet hatırlatması yapması gereken, kul hakkının gasp edildiği dönemde bir satır bu meselelerle alakalı açıklama yapamayan Diyanet’in başkanı sigaraya taktı. Vatandaşın alım gücü düştükçe bu gibi açıklamalar bekliyoruz. Yakında başka haramlar da icat ederler.

Diyanet İşleri Başkanımız, sigara ile mücadele kadar hukuksuzluk, yolsuzluk ve kayırmacılık ile de mücadele etse, beyantlar verse…

 

Sigara öldürür; yolsuzluk, haksızlık, hukuksuzluk ise elbet bir gün süründürür; unutmayın bu sözümü!

"Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır." Susan herkes bu yaşananlara ortaktır. Teşbihte hata olmaz; “Cinayete ses çıkarmayan canının suç ortağıdır.”

 

Hazinelere memba olmuş toprakları fukaralığa, zalimliğe mahkum ettiler, bu millet el açıp ancak dua ederdi, yabancıya el açtırdı, zalime söz söyletti, haini abad ettiler.

Uluslar arası alanda ne caydırıcılığımız kaldı, ne itibarımız. Önüne gelenin ahkam kestiği, “eyyy” denilenlerden talimat alındığı, yarım asrı aşkın Avrupa Birliği uyum ve entegrasyon gayretinin karşılıklı yanlış tutumlarla çıkmaza sokulduğu, ilke ve sağlam bakış açısından yoksun, konjonktürel dalgalanmalarla ileri-geri politika değişiklikleriyle dış politika yürütüldüğü bir dönemdeyiz.

 

Büyüğüm demekle büyük olunmuyor. Bakın; küresel ya da bölgesel mahiyette güç olan devletlere, ilkeleri var. Ha bire değişiklik yaşamıyorlar. Dün dediklerini bugün reddetmiyor, aldatıldık diyerek başarısızlıklarını gölgelemeye çalışmıyorlar.

 

Bizim Dış İşleri bürokrasisine bakın bir de! Ak Parti’nin terfi merci haline gelmiş, işe ihtiyacı olan, şöyle bir yurtdışı havası alayım diye düşünen eş dost akraba, eski AKP milletvekilleri için turizm acentası gibi çalışan bir bakanlık haline geldi. Etrafımız ateş çemberi!

 

Biliyorsunuz geçtiğimiz hafta Milli Savunma Bakanı Sayın Akar, Genelkurmay Başkanı ile ABD'deydi. Heyetimiz oradayken, bizimkilerin “bizsiz oyun kurulamaz” dedikleri Suriye hakkında Pentagon bir açıklama yaptı ve “güvenli bölge kurulacak, Türk askeri bu bölgede yer almayacak” dedi.

 

Hadi şimdi konuşun bakalım; sizsiz oyun kurulmuyorsa ABD’nin kurduğu oyunda göreviniz ne? Sizsiz oyun kurulmuyorsa PYD’nin, PKK’nın Suriye’de, küresel güçlerin Orta Doğu’da özel güvenlik şirketi olmasında rolünüz ne?

 

Seçim meydanlarında bolca cevap var, vatandaşın gazını almak kabilinden büyük sözler ediliyor ama ülkeyi getirdikleri noktaya bakarsanız artık twitter diplomasisi yürüyor.

Bu bakımdan atadıkları diplomatların diplomatik deneyimleri olması gereksiz, bir twitter hesapları olsun, dil bilmiyorlarsa bir de tercüman; kafi! İhtirasları nedeniyle içine çektikleri sıkıntıları bir düşünün.

 

Ülkemizde misafir ettiğimiz 4 milyona yakın Suriyeli, onların bugün ve dünkü ekonomik maliyetleri… Peki yarın ortaya çıkacak sosyal ve siyasal maliyetleri.

 

Ak Parti iktidarı kendini düşünürken yarını planlıyor lakin iş memleket meselesi ise derdi günü kurtarmak. Bugün yaşadığımız tüm sorunlarsa bu anlayışın sonucu.

 

2018 yılının son aylarında yapılan bir araştırmaya göre kamuoyunun yüzde 22.5’i “Türkiye’nin dostu yoktur” diye düşünüyor. Neden? Evet öyle bir hale geldik ki, ülkemizin dostu kalmadı ama iktidar düşmanlık edenlere “dostum” demeye devam ediyor.

 

İki tane terörist söyledi diye söylemekten, hatırlatmaktan vaz mı geçeceğiz Büyük Atatürk’ün en önemli dış politika sözünü, ilkesini? “Yurtta barış, dünyada barış.”

 

2011 yılından bu yana ateşin yandığı, Ak Parti iktidarının ise benzin döktüğü Suriye’de 2015’ten bu yana kademe kadem gücünü Rusya ve İran desteği ile pekiştiren ve çözümün bir parçası olmak zorunda olduğu anlaşılan “Katil Esad” ile görüşmeleri yakındır. İki yıl sonra çıkıp, “aldatıldık, meğer Esad masummuş” diyebilirler.

 

İşte tüm bunlar ilkesizliğin birer sonucu. Yıllarca eksen kayması dedik, artık eksen falan kalmadı. Öngörülemez bir politika, öngörülemez gelişmeler.

Dost denenlere bakın, dost denen ülkelerdeki demokrasi ve adaletin haline bakın nerede olduğumuzu göreceksiniz.

 

Bakın Büyük Önder Atatürk ne diyor;

 

“Dış siyasetimizde dürüstlük, memleketimizin güvenliğine ve gelişiminin korunmasına dikkat, hareket tarzımıza kılavuz olmaktadır. Esaslı düzenleme ve gelişim içinde bulunan bir memleketin, hem kendisinde hem çevresinde barış ve huzuru ciddî olarak arzu etmesinden daha kolay açıklanabilecek bir nitelik olamaz. Bu samimî arzudan esinlenen dış siyasetimizde memleketin dokunulmazlığını, güvenliğini, vatandaşların haklarını herhangi bir saldırıya karşı kendisi savunabilmek kudreti de,               özellikle gözde tuttuğumuz noktadır.”

 

“Yeni Türkiye”yi yönetenlerin, yönetmeye talip olanların aklından çıkarmaması, kulağına deyim yerindeyse küpe yapması gereken tarihi bir hükmü de hatırlatmak isterim;

Adalet Partisi’nin çok değerli Dış işleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil “Orta Doğu’da masada oturmuyorsanız kendinizi menüde bulursunuz” demiştir.

 

Bu iktidarın yanlış politikaları nedeniyle Türkiye kendini menüde buldu. El Bab, Fırat Kalnaı ve Afrin harekatıyla AKP’nin yanlışlarını şehitler vermek pahasına, masada yer alabilmek için mücadele veriyoruz.

 

Konuşacak çok söz var çünkü düzeltilmesi gereken çok şey var. Önümüzdeki seçimler bunun için bir fırsat.

 

Merkezi yönetimin çözüm üretme kabiliyetinden umudunu kesmiş bu millet, mahalli idarelerde umut arıyor.

 

İstihdamda, üretimde, refahta mahalli idarelere ve elbette sizlere, bizlere büyük görevler düşüyor. Onların yapamadıklarını, yapmadıklarını sizler yapacaksınız. Muhtarlarımızdan, ilçe belediyelerimize, şehir ve büyükşehir belediyelerimize büyük görev ve sorumluluk düşüyor.

 

Kılavuzumuz demokrasidir, hürriyettir. Kılavuzumuz adalettir.

 

Ne diyor merhum şairimiz Abdurrahim Karakoç;

 

Eşkiyaya yakışan evliyaya yakışmaz
Kuyunun durgunluğu akan çaya yakışmaz
Adalet nimetlerin en başta gelenidir
Ehli şova yakışan etibba'ya yakışmaz.

 

Bu hareket 73 yıldır “adalet” diyor. Bizler adalet için mücadele ediyoruz.

Belediyeleri siyasetlerinin finansmanına araç edenlere, rant kaygısı ile kentleri betona gömenlere, yandaşa kar, muhalif gördüğüne, kendinden olmayana zarar olan yönetim anlayışına, bu eşkıyalığa karşı adalet diyeceğiz, adaletle yöneteceğiz.

 

 “Mahkum değilsin Türkiyem” dedik, “herkes için hizmet” dedik.

 

Evvela ülkenin dört bucağında milletimize mahkum olmadıklarını, herkese eşit hizmet götürecek, adaletle yönetecek kadrolar olduğunu anlatacağız.

Mirasçısı olduğumuz bu hareketin, memleketin taşında toprağında izi olan Hürriyetçi Demokratların belediyecilik anlayışını vatanın dört tarafına nakşedeceğiz.

Taşlara kazınmış hizmetlere mazhar olan bir geleneğin emanetçileri olarak sözü, yeniden Millete teslim etmek için varız, var olacağız.

 

Demokrat Parti’nin yerel yönetimler anlayışının olmazsa olmaz temel ilkeleri; Açıklık, verimlilik ve katılımcılıktır.

 

Adaylarımızda kıstasımız ehliyet ve kamu malının, beyt-ül malın emanet edilebilirliğidir.

Ama her şeyden önemlisi, Demokrat Belediyeler adaletin tesisi için çalışacak, demokrasi kültürünü yerleştirmek için uğraşacak, hürriyetleri genişletecek ve kentlerin zenginliğini sakinlerine bölüştürecektir.

 

Yerel Yönetimlerde yapılacak tüm hizmetler, hizmetlerin gerekçeleri, hesapları halka açık olacak. “Kerameti kendinden menkul” kararlar bizim yerel yönetim anlayışımızda mümkün değildir.

 

Bizim için kanuna ve yasalara uygunluk tek başına yeterli değildir, aynı zamanda alınan kararlar ve uygulamalar konusunda kamu vicdanını tatmin etmek temel hedefimizdir. Milletin, aldığı hizmet ile alakalı kafasında hiçbir soru işareti kalmaması vatandaş ile yönetimin bağının kuvvetlenmesine vesile olur.

 

Yerel hizmetlerde verimliliği temin için her türlü önlem alınacak, tüm kentlerimiz halka hizmet noktasında çağdaş standartlara kavuşturulacak. Yalnız kanuna odaklı işlerin değil, vatandaşın beklentilerine cevap verecek şekilde üreten bir sistemin inşası gayretimiz olacak.

Türkiye’de Merkezi Yönetimin kronik meselesi olan katılım, yerel yönetimlere de sirayet etmiş ve oldukça ciddi bir hal almıştır. Mevcut belediyecilik anlayışında halk, hizmeti alan ve aldığına razı olmak zorunda olan “kitle” olarak görülmektedir. 

 

Sistemin kökten aksak olması durumun asıl sebebidir. Yatay örgütlenme, modern toplumları geleneksel toplumlardan ayıran en temel ölçütlerden biridir. Geleneksel toplumlarda yukarıdan aşağıya bir hiyerarşi, modern toplumlarda ise yatay ve eşitlikçi bir örgütlenme esastır. Modern toplumlardaki hiyerarşi bütünüyle işin görülmesine yöneliktir ve hiçbir şekilde insanların değerlerine ilişkin bir ayırımı ima etmez.

 

Demokrat Parti olarak, katılımcılığı engelleyen anlayışı reddediyoruz.

 

Yerel Yönetim anlayışımız “birlikte yönetim”i esas alan bir yaklaşıma dayanacaktır. E-belediyecilik yoluyla, Millet’i soyut bir düşünce olmaktan çıkartıp, somut bir gerçeklik olarak siyasete katmak hedefimizdir.

 

Biz her hizmeti halka danışarak var edeceğiz. Böylelikle, hizmetler hem kamu vicdanının bir ürünü olacak hem de ortak bir dayanışma ruhu, ortak bir şehirlilik kimliği üzerinde şekillenecektir.

 

Yerel Yönetimler ile alakalı düzenlemede görev ve işlevler yeniden değerlendirilecek, faaliyetlerde, merkeziyetçilik yerine yerellik ilkesi uygulanacak ve bürokratik zihniyet yerine de demokratik anlayış hakim olacaktır.

 

Ve nihayet yerel yönetimlerde “malumat-talimat” ilişkisi yerine “müzakere ve istişare” ilkesi geçerli olacaktır.

 

Demokrat Belediyelerde hangi hizmet ve yatırım olursa olsun vatandaşın beklentisi ölçülecek, memnuniyeti belirlenecek ve hizmetin, yatırımın kaderi il ve ilçelerin sakinleri tarafından belirlenecektir.

 

Demokrat Parti’nin adayları görevde oldukları süreç içinde tıpkı seçim dönemindeki gibi vatandaşın arasında olacak, mahalli idare sakinleri dijital referandumlarla belediyeye ve amire yön verecektir.

 

Demokrat Parti olarak, Millet ile “bir” olacak, “biz” olacak ve bu Memleketi beraber yöneteceğiz. Özlenen, beklenen, istenen bir yönetim anlayışı ile “Yeniden Büyük Türkiye” idealinde Türkiye’yi birlikte inşa edeceğiz.

 

Size bir paragraf okumak istiyorum;

 

“Demokrasi, millete hizmet için yapılan bir siyası yarış ve hoşgörü rejimidir. Bu rejimde, kimsenin diğerlerine göre daha üstün hak ve imtiyazı yoktur. Farklı inanç ve kültürleri ülkemiz için bir zenginlik kabul eden PARTİMİZ, değişik dil, din, soy ve sosyal statüden insanın kanunların eşit koruyuculuğu altında özgürce yaşamasını ve siyasete katılmasını gerekli görür.”

 

Şaşıracaksınız ama bu paragraf Ak Parti’nin 2002 Seçimleri beyannamesinden.

Ne enteresan değil mi? Millete hizmetten, hoşgörüden, eşitlikten, özgürlükten bahsediyor. Peki geldiğimiz noktada…?

 

Kendilerine oy vermeyenlerin de iktidarı, yönetimi olduğunu söyleyenler, kendilerine oy vermeyenleri ülkeyi bölmekle, ihanetle, terörist olmakla suçluyor. O gün hoşgörüden dem vuran bu siyasi kadro, şimdi kavgayı, hakareti, baskıyı araç olarak kullanıyor.

 

Beyleri Fetö aldattı, Oslo'da PKK aldattı, Çözüm Süreci denen süreçte kol kola yürüdükleri aldattı. Ama yetmemiş, kendilerine de yalan söylemişler. Kendi kendini aldatabilenler olarak tarihe geçecekler.

 

O gün eşitlik, adil yarış, hakkaniyet diyenlere, onların idaresindeki belediyelerin sokaklar ve caddelerine bakın; hakkaniyetten bahseden iktidara bağlı belediyeler tüm reklam panolarını kaplamış vaziyette. İki sebebi var; biri şimdilik güç onlarda, ikincisi para...

 

Değişecek değerli mücadele arkadaşlarım değişecek, bu devran dönecek, bu koyun güdülecek, bu diyarda kalınacak.

 

Değişen bizler değiliz onlar, unutan bizler değiliz onlar, bozulan bizler değiliz onlar, aldanan bizler değiliz onlar, aldatan bizler değiliz onlar.

 

Hani nerde firavunlar
Nemrut varmış bir zamanlar
Arif der ki inananlar
Yener gardaş bak görürsün.

 

İnanıyorum, inanıyoruz! Yeneceğiz, demokrasi kazanacak, adalet kazanacak, Türkiye kazanacak!

 

Sizlerin karşısında olmak, sizlerle aynı davanın, aynı hedefin peşinde olmak bizler için büyük bir onur. Anadolu’nun, Trakya’nın, vatanın dört bir yanından “kırat” sevdalıları, millet, memleket sevdalıları, fikri millet, zikri millet olan bu kadim hareketin sahipleri, hepinize bir kez daha hoş geldiniz diyorum.

 

Buradan milletime sesleniyorum, partimizin adayları hoş gelecekler, sefa, refah getirecekler, huzur getirecekler, adaleti tesis edecekler. Hepiniz sağ olun var olun.

 

Bugün vesilesiyle, başta Büyük Liderimiz Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını, milli mücadele kahramanlarını, Demokrasi Şehitlerimiz Başbakanımız Ali Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ı, Kurucu Genel Başkanımız Celal Bayar’ı, ebediyete intikal etmiş tüm demokrasi sevdalılarını, bakanlarımızı, milletvekillerimizi, hain terör örgütleri ile mücadelede şehadete ermiş Mehmetçiklerimizi, hain darbe girişiminde devletinin, milletinin, bayrağının yanında durmuş şehitlerimizi ve nicelerini, elbette merhum 8 Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’ı, müteveffa 9. Cumhurbaşkanımız, genel başkanımız Süleyman Demirel’i rahmet ve minnetle anıyorum.

 

Bir kez daha ayaklarınıza, gönlünüze sağlık. Hepiniz Allah’a emanet olunuz.”

 

Kaynak ( DP )

pendik escort kartal escort